Aziz DAĞTEKİN Yazdı
Bir karikatür düşündüm bugün. Hani şu, kürsüde takım elbiseli, ağzından laf yerine çöp kusan siyasetçi figürü var ya… Şişeler, tenekeler, kağıt parçaları… Ne kadar da tanıdık bir manzara! O çöp yığınının hemen altında, beli bükülmüş, elinde süpürgesiyle o kirliliği temizlemeye çalışan yaşlı bir kadın… İşte o kadın, bu ülkenin ta kendisi. O çöp ise, siyasetin bize her gün kustuğu vaatler, yalanlar, manipülasyonlar ve koca bir hiçlik.
Siyasetçi dediğin, bu toplumun vicdanı, sesi, tercümanı olmalıydı, değil mi? Dar gelirlinin sofrasındaki eksik lokmayı, emeklinin ay sonunu getirme derdini, gencin işsizlik kaygısını kendi derdi bilmeliydi. Milletvekili maaşlarının astronomik rakamlarını değil, asgari ücretle geçinmeye çalışan milyonların çilesini düşünmeliydi. Hayatları kolaylaştırmalı, umut aşılamalıydı. Peki, ne oldu?
Geldiğimiz noktada, o kürsülerden dökülen her kelime, birer zehirli atığa dönüştü. Siyasetçi, artık toplumu değil, önce kendi partisini, kendi çıkarını, kendi koltuğunu düşünüyor. “Önce ben, sonra partim, sonra belki halk” denklemi, siyasetin ruhunu kirletti. O pırıl pırıl olması gereken meydanlar, vaatlerin ve yalanların çöplüğüne döndü. Ve o yaşlı kadın, yani bu millet, o çöpleri her gün sessizce temizlemek zorunda kalıyor. Siyasetin yarattığı bu kirlilik, sadece fiziksel değil, aynı zamanda ahlaki ve toplumsal bir kirlilik. Güvenin, adaletin, liyakatin çöpe atıldığı bir düzen bu.
Oysa siyaset, hizmet sanatıydı. Halkın dertlerine derman olma, geleceğe umutla bakmasını sağlama sanatı. Ama şimdi, o kürsülerden yükselen her ses, kulaklarımızı tırmalayan bir gürültüden, gözlerimizi kamaştıran bir illüzyondan ibaret. Ve biz, o illüzyonun ardındaki çöp yığınını temizlemekle meşgulüz. Ne acı ki, bu ülkenin en büyük emeği, siyasetin yarattığı kirliliği temizlemekle heba oluyor. Bu utanç verici tabloya ne zaman dur diyeceğiz? Ne zaman o süpürgeyi siyasetçinin eline verip, kendi kustuğu çöpü temizlemesini isteyeceğiz?