Aziz Dağtekin İle Pazar Sohbeti
Pazar günü biraz rahat bir şeyler yazayım dedim.
Olmadı.
Çünkü memleketin gündemi insanı rahat bırakmıyor.
Bir tarafta siyaset…
Bir tarafta cemaatler…
Bir tarafta para…
Bir tarafta yabancı istihbarat iddiaları…
Bir tarafta devletin içine sızdığı ileri sürülen yapılar…
Bir tarafta belediyeler, milletvekilleri, bürokratlar, imamlar, meclis üyeleri, muhtarlar…
Bir tarafta da “Aman abi, fazla kurcalama” diyenler…
Ben de dedim ki:
Kurcalayalım.
Ama öyle çekiçle değil.
Gazetecilikle.
Belgeyle.
Soruyla.
Hukukla.
Çünkü bazen en rahatsız edici şey cevap değildir.
Sorunun kendisidir.
ÖNCE ŞUNU SORALIM: 66 MİLYAR LİRA NEREDE?
Ortaya atılan iddialardan biri son derece ağır:
Üç ülkede toplam 66 milyar liralık bir para trafiğinden söz ediliyor.
Şimdi burada gazetecinin görevi “Bu para kesinlikle şuraya gitti” demek değildir.
Gazetecinin görevi şudur:
66 milyar lira iddiasının belgesini sormaktır.
Hangi banka?
Hangi hesap?
Hangi şirket?
Hangi vakıf?
Hangi dernek?
Hangi ülkeler?
Hangi tarihler?
Hangi transferler?
Hangi gerçek kişiler?
Hangi tüzel kişiler?
Paranın kaynağı ne?
Paranın nihai alıcısı kim?
Ve daha önemlisi:
Bu para gerçekten varsa, neden kamuoyu bunun açık ve anlaşılır hesabını göremiyor?
Çünkü 66 milyar lira…
Öyle cebimize koyup markete gidilecek para değil.
Bu rakam doğruysa, Türkiye’nin ciddi ekonomik kaynaklarıyla yarışabilecek büyüklükte bir mali hareketten söz ediyoruz.
Yanlışsa…
O zaman da bu rakamı ortaya atanların hesabını sormak gerekir.
Belge nerede?
İşte gazeteciliğin başladığı yer tam burasıdır.
PARA NEREYE GİDİYOR?
İnsanlar zekatını veriyor.
Fitresini veriyor.
Bağış yapıyor.
Çocuğunu Kur’an öğrensin diye gönderiyor.
“Allah rızası için” diyerek parasını emanet ediyor.
Buraya kadar problem yok.
Asıl soru bundan sonra başlıyor:
Bu para nereye gidiyor?
Kime gidiyor?
Hangi hesaplarda toplanıyor?
Kim yönetiyor?
Kim denetliyor?
Yurt dışına aktarılıyor mu?
Aktarılıyorsa hangi amaçla?
Hangi kuruluşlara?
Hangi şirketlere?
Hangi ülkelerdeki yapılara?
Ve o kuruluşların gerçek sahipleri kim?
Bir insanın dini duygusuyla verdiği para, artık sadece para değildir.
Emanettir.
Emanetin de hesabı olur.
SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN’IN MANEVİ MİRASINA KİM SAHİP ÇIKIYOR?
Burada çok hassas bir noktaya geliyoruz.
Süleyman Hilmi Tunahan’ın adı…
Kur’an eğitimi…
Dini hizmet…
Maneviyat…
İnsan yetiştirmek…
Bunlar toplumun önemli değerleridir.
Ancak manevi mirasa sahip çıkmak sadece bir ismi taşımak değildir.
O mirasın itibarını korumaktır.
İnsanların güvenini boşa çıkarmamaktır.
Ve gerektiğinde hesabını vermektir.
Çünkü insanlar dini yapılara yalnızca para vermiyor.
Güven veriyor.
İtibar veriyor.
Çocuklarını emanet ediyor.
Hayatını emanet ediyor.
Dolayısıyla sorulması gereken soru son derece basit:
“Benim verdiğim emanet nerede?”
Bu soruyu soran vatandaşa kimse kızmamalı.
Tam tersine cevap vermeli.
ALİHAN KURİŞ DOSYASINDA ASIL SORU: BELGELER NEREDE?
Şimdi gelelim Alihan Kuriş’e.
Ben savcı değilim.
Mahkeme değilim.
Kimseyi suçlu ilan etmiyorum.
Ama gazeteciyim.
Dolayısıyla sorarım.
Kamuoyuna yansıyan iddialar varsa sorarım.
Mali hareket iddiaları varsa sorarım.
Yurt dışı bağlantı iddiaları varsa sorarım.
Siyasi ilişkiler tartışılıyorsa sorarım.
Ve eğer gerçekten Alihan Kuriş’in tutuklandığına ilişkin iddia varsa, bunun hangi soruşturma ve hangi mahkeme kararı kapsamında gerçekleştiğini de sorarım.
Çünkü tutuklama da bir suçluluk hükmü değildir.
Tutuklama başka şeydir, kesinleşmiş mahkûmiyet başka şeydir.
Hukuk bunu birbirinden ayırır.
O halde sorularımız açık:
Alihan Kuriş hakkında gerçekten bir soruşturma var mı?
Tutuklama kararı verilmişse hangi suçlamalar kapsamında?
Dosyada hangi mali hareketler inceleniyor?
Üç ülke iddiasının dayanağı nedir?
66 milyar lira rakamı nereden çıkıyor?
Hangi hesaplar inceleniyor?
Hangi şirketler mercek altında?
Kimler ifade verdi?
Kimler hakkında işlem yapıldı?
Ve soruşturmanın siyasi, mali ve idari ayağı nereye kadar uzanıyor?
Bunların cevabı verilirse mesele aydınlanır.
BND VE İSRAİL İDDİASI DOĞRUYSA İŞİN RENGİ DEĞİŞİR
Şimdi işin en ağır tarafına gelelim.
Almanya’nın dış istihbarat servisi BND…
İsrail…
Yabancı bağlantılar…
Para trafiği…
Ve bunların Alihan Kuriş veya Süleymancı yapı ile ilişkilendirildiği yönündeki iddialar…
Burada çok dikkatli olmak zorundayız.
Çünkü iddia başka, belge başka, kesinleşmiş hüküm başkadır.
Eğer ortada gerçekten yabancı istihbarat bağlantısını gösteren belgeler varsa…
Bu sıradan bir cemaat tartışması değildir.
Bu, devlet güvenliği meselesidir.
Ama belge yoksa?
O zaman masum insanlar hakkında çok ağır ithamlar dolaştırılmış olur.
İki durumda da yapılacak tek şey vardır:
Araştırmak.
Para hareketlerine bakmak.
Banka kayıtlarına bakmak.
Şirket ortaklıklarına bakmak.
Uluslararası transferlere bakmak.
İlişkilere bakmak.
Ve sonucu hukuk içinde açıklamak.
PEKİ BU SADECE CEMAAT MESELESİ Mİ?
Hayır.
Bence asıl mesele burası.
Eğer bir dini yapı yalnızca dini eğitim veriyorsa mesele başka.
Ama iddialar doğruysa ve bu yapı;
Devlet bürokrasisine,
Belediyelere,
Siyasete,
Diyanet teşkilatına,
Yerel yönetimlere,
Kamu kurumlarına,
Ekonomik yapılara
kadar uzanan organize bir ilişki ağı oluşturmuşsa…
O zaman artık sadece “cemaat” kelimesiyle açıklanabilecek bir durumdan söz etmiyoruz.
O zaman devletin sorması gereken başka sorular var.
DİYANETTEKİ İMAMLARIN AKIBETİ NE OLACAK?
Burada özellikle altını çiziyorum:
Cemaat mensubu olmak suç değildir.
Bir insanın dini bir gruba yakın olması tek başına suç değildir.
Dolayısıyla Diyanet’te görev yapan hiçbir imam, yalnızca bir cemaate mensup olduğu iddiasıyla suçlu ilan edilemez.
Ama…
Eğer bir imamın devlet görevi sırasında hukuka aykırı faaliyetlere karıştığına dair somut delil varsa?
İşte o zaman soruşturulur.
Varsa bağlantıları araştırılır.
Varsa mali ilişkileri incelenir.
Varsa örgütsel faaliyetleri ortaya konulur.
Ve sonunda hukuk ne diyorsa o uygulanır.
Ne cemaat mensubiyeti suç kabul edilir, ne de cemaat bağlantısı iddiası nedeniyle soruşturulması gereken kişiler dokunulmaz hale gelir.
Hukuk herkese eşit uygulanır.
DEVLETE SIZDIĞI İDDİA EDİLEN BÜROKRATLAR?
Asıl büyük soru burada.
Eğer bir yapı gerçekten devletin içine kadro yerleştirmişse…
Bu kadrolar nasıl yerleşti?
Kim referans oldu?
Kim atadı?
Kim korudu?
Kim terfi ettirdi?
Kim önünü açtı?
Hangi kurumlarda görev yaptılar?
Hangi kararları imzaladılar?
Hangi ihalelerde etkileri oldu?
Hangi kamu kaynaklarına eriştiler?
Ve en önemlisi:
Devletin güvenlik ve denetim mekanizmaları bunları nasıl fark etmedi?
Bir bürokratın herhangi bir cemaate yakın olması tek başına suç değildir.
Ama devlet görevi kötüye kullanılmışsa…
Kamu gücü bir grubun çıkarına kullanılmışsa…
İşte orada mesele değişir.
Ve hesabı sorulmalıdır.
BELEDİYE BAŞKANLARI, MİLLETVEKİLLERİ, MECLİS ÜYELERİ, MUHTARLAR…
Şimdi daha da genişletelim.
Eğer gerçekten organize bir yapıdan söz ediyorsak…
Sadece bir liderin etrafına bakmak yetmez.
Belediyelere bakmak gerekir.
Meclislere bakmak gerekir.
Milletvekillerine bakmak gerekir.
Belediye meclis üyelerine bakmak gerekir.
Muhtarlara bakmak gerekir.
Ama tekrar söylüyorum:
İsim listesi çıkarmak için değil.
Delil varsa araştırmak için.
Bir belediye başkanı cemaat mensubu olabilir.
Bu suç değildir.
Bir milletvekili bir cemaatin mensubu olabilir.
Bu da tek başına suç değildir.
Bir muhtar dini bir yapıyla yakın olabilir.
Bu da suç değildir.
Fakat kamu görevi yapan kişi, görevini herhangi bir yapının emrine veriyorsa…
Kamu kaynaklarını yönlendiriyorsa…
İhale veya imar kararlarını bir grubun çıkarı doğrultusunda etkiliyorsa…
Devlet kurumlarındaki kadrolaşmayı organize ediyorsa…
İşte o zaman soru başka yere gider.
Devletin görevi kişiye değil, delile bakmaktır.
66 MİLYAR LİRA DOĞRUYSA SADECE PARA SAYILMAZ
66 milyar lira doğruysa…
Biz sadece bankacılık hareketlerini konuşmayız.
O paranın arkasındaki sistemi konuşuruz.
Kim topladı?
Kim yönetti?
Kim transfer etti?
Kim aldı?
Kim aracılık etti?
Hangi şirketler kullanıldı?
Hangi vakıflar veya dernekler kullanıldı?
Hangi ülkeler üzerinden dolaştı?
Kimler bu sistemden faydalandı?
Ve en önemlisi:
Bu paranın Türkiye’deki siyasi, bürokratik ve ekonomik ilişkileri var mıydı?
İşte o zaman dosya büyür.
Çünkü mesele sadece para değildir.
Para, gücün izidir.
Paranın izini takip ettiğinizde bazen şirketlere ulaşırsınız.
Bazen siyasetçilere.
Bazen bürokratlara.
Bazen belediyelere.
Bazen uluslararası yapılara.
Bazen de hiç ummadığınız kapılara.
2023 SEÇİMLERİNDEN SONRAKİ SORULAR DA MASADA
Süleymancıların siyasi tercihleri de yıllardır tartışılıyor.
2023 seçimleri öncesinde Alihan Kuriş’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı desteklemediği ve Kemal Kılıçdaroğlu’na destek verdiği yönünde haberler yayımlandı.
Bir cemaatin siyasi tercih yapması tek başına suç değildir.
Herkes istediği partiye oy verir.
Ama dini otorite ile siyasi güç birleştiğinde toplumun soru sorma hakkı doğar.
Kim kimi etkiliyor?
Kim kiminle görüşüyor?
Hangi siyasi kararlar etkileniyor?
Hangi ekonomik kaynaklar kullanılıyor?
Hangi kadrolar destekleniyor?
Ve kim, kime neyin karşılığında destek veriyor?
Bunlar araştırılabilir.
Çünkü demokrasi kapalı kapılar ardında değil, şeffaflıkla güçlenir.
BİR DE YAPAY ZEKA MESELESİ VAR
2026’da hepimizin öğrendiği başka bir gerçek daha var:
Gördüğümüz her görüntü gerçek olmayabilir.
Alihan Kuriş’i Yahudi cemaatiyle yan yana gösterdiği ileri sürülen ve sosyal medyada yayılan görüntünün yapay zekâyla üretildiği yönündeki bilgiler bunun en çarpıcı örneklerinden biri.
Demek ki artık sadece söze değil, görüntüye bile şüpheyle yaklaşacağız.
Bir WhatsApp mesajına?
Bir ekran görüntüsüne?
Bir “çok sağlam kaynak söyledi” cümlesine?
Hayır.
Gazeteciliğin altın kuralı burada devreye giriyor:
Belge yoksa iddia vardır.
Belge varsa araştırma vardır.
Kesinleşmiş mahkeme kararı varsa hüküm vardır.
Bu üç kavramı birbirine karıştırırsak gazetecilik yapmayız.
Dedikodu üretiriz.
KÜLLİYE’YE YÜRÜMEK Mİ?
Şimdi bazı çevreler “Külliye’ye yürüyelim” derse…
Ben buna karşı çıkarım.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı sokak gerilimi değil.
Türkiye’nin ihtiyacı:
Hukuk.
Birileri suç işlemişse savcı vardır.
Mahkeme vardır.
Devlet vardır.
Birileri suç işlememişse onların da hakkını hukuk korur.
Külliye’ye yürümek neyi çözecek?
Hiçbir şeyi.
Tam tersine toplumu böler.
Gerginliği artırır.
Ve gerçek dosyanın üzerini örtebilir.
Bir eyleme katılan herkes suçlu değildir.
Bir cemaat mensubu olmak suç değildir.
Bir siyasi görüşe sahip olmak suç değildir.
Ama suç işleyen varsa…
Kim olursa olsun hesabını vermelidir.
DEVLETİN ASIL SINAVI ŞİMDİ BAŞLIYOR
Bence devletin önünde çok daha büyük bir sınav var.
Eğer ortada ciddi bir para trafiği iddiası varsa araştırılmalı.
Eğer üç ülke üzerinden 66 milyar liralık hareket iddiası varsa belgeleri ortaya konulmalı.
Eğer yabancı istihbarat bağlantısı iddiası varsa incelenmeli.
Eğer devlet içinde kadrolaşma iddiası varsa araştırılmalı.
Eğer belediyelerde bağlantılar varsa soruşturulmalı.
Eğer milletvekilleri veya meclis üyeleri hakkında somut delil varsa incelenmeli.
Eğer Diyanet personeli hakkında somut bağlantılar varsa hukuk işletilmeli.
Eğer muhtarlar veya diğer kamu görevlileri hakkında delil varsa gereken yapılmalı.
Ama…
Delil yoksa da insanların itibarı korunmalı.
Çünkü hukuk devleti olmak tam olarak budur.
BEN KİMSEYİ MAHKUM ETMİYORUM
Tekrar söylüyorum.
Ben Alihan Kuriş’i suçlu ilan etmiyorum.
Süleymancıların tamamını suçlamıyorum.
Diyanet’teki imamların tamamını suçlamıyorum.
Bürokratların tamamını suçlamıyorum.
Belediye başkanlarını suçlamıyorum.
Milletvekillerini suçlamıyorum.
Meclis üyelerini suçlamıyorum.
Muhtarları suçlamıyorum.
Çünkü topluca suçlama yapmak adalet değildir.
Ben sadece şunu söylüyorum:
İddia varsa araştırılsın.
66 milyar lira iddiası varsa belgesi ortaya konulsun.
Üç ülke iddiası varsa ülkeler açıklansın.
Para hareketi varsa incelensin.
Yabancı bağlantı iddiası varsa soruşturulsun.
Devlet içinde kadrolaşma varsa ortaya çıkarılsın.
Kamu görevi kötüye kullanılmışsa hesabı sorulsun.
Suç yoksa insanlar aklansın.
Suç varsa hukuk gereğini yapsın.
Hepsi bu.
SON SÖZ: PARANIN İZİ, GÜCÜN İZİDİR
Pazar sohbetinin sonunda yine aynı yere geliyoruz:
Emanet.
İnsanların zekatı emanet.
Fitresi emanet.
Bağışı emanet.
Çocuğu emanet.
Güveni emanet.
Dini duygusu emanet.
Devletin vatandaşına verdiği adalet sözü de emanet.
Bu nedenle kimse:
“Biz dini hizmet yapıyoruz, bizi sorgulayamazsınız.” diyemez.
Tam tersine…
İddia edilen mali büyüklük ne kadar büyükse, şeffaflık sorumluluğu da o kadar büyük olmalıdır.
Devlet de:
“Bana güvenin.” demekle yetinmemeli.
Belgeyi göstermeli.
Vatandaş da: “Bunlar kesin suçlu.” demek yerine **“Araştırılsın.” **demeli.
Gazeteci de:
“Ben kararımı verdim.” dememeli.
**“Ben sorumu sordum, cevabı belge gösterecek.” **demeli.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kavga değil.
Yeni bir kutuplaşma değil.
Yeni bir cemaat düşmanlığı değil.
Yeni bir siyasi linç değil.
Türkiye’nin ihtiyacı:
Şeffaflık.
Hukuk.
Denetim.
Belge.
Ve en önemlisi…
Hakikat.
Eğer 66 milyar liralık para trafiği iddiası doğruysa, paranın izini sürün.
Kimden geldiğini bulun.
Nereye gittiğini bulun.
Kimlerin üzerinden geçtiğini bulun.
Kimler faydalandıysa ortaya çıkarın.
Ama eğer bu iddia yanlışsa…
Onu da açıkça ortaya koyun.
Çünkü gerçek gerçekten gerçekse korkacak hiçbir şeyi yoktur.
Yalan gerçekten yalansa onun da korkacağı tek şey vardır:
Belge.
Benim pazar sohbetimin özeti budur:
Paranın izini sürün.
Ama insanları delilsiz suçlamayın.
Soruları sorun.
Ama hükmü mahkemeye bırakın.
Devletin içine kim girdiyse araştırın.
Ama masumun hakkını çiğnemeyin.
Cemaatin hesabını sorun.
Ama cemaat mensubu olan herkesi suçlu ilan etmeyin.
Ve en önemlisi…
Dini siyasete, siyaseti ticarete, ticareti kamu gücüne ve kamu gücünü de hiçbir yapının emrine vermeyin.
Çünkü bunlar birbirine karıştığında kaybeden yalnızca devlet olmaz.
Kaybeden yalnızca siyaset olmaz.
Kaybeden yalnızca bir cemaat olmaz.
En büyük zararı, yıllarca sessizce güvenen vatandaş görür.
İşte o yüzden…
Bu pazar sorumuz tek:
PARANIN İZİ NEREYE GİDİYOR?
Cevap belliyse açıklayın.
Belge varsa masaya koyun.
Suç varsa hukuk gereğini yapsın.
Suç yoksa insanlar aklansın.
Ama artık kimse vatandaşa:
**“Aman abi, fazla kurcalama.” **demesin.
Çünkü bazen bir ülkeyi kurtaran şey büyük nutuklar değil…
Doğru soruyu sormaya cesaret eden bir gazetecidir.
Ekointernet Haber Ulusal Haber Portalı