Aziz Dağtekin Yazdı
Her yıl 1 Mayıs geldiğinde, dünyanın dört bir yanında olduğu gibi ülkemizde de işçi bayramı kutlamaları yapılır. Ancak Türkiye’nin yakın tarihi, bu günü sadece bir kutlama değil, aynı zamanda kanlı olayların, acı hatıraların ve derin toplumsal yaraların da bir sembolü haline getirmiştir. Bu yazıda, 1 Mayıs’ın ardındaki anlamı, İslam ahlakı ve hadisler ışığında işçi haklarını ve günümüzdeki işçi sorunlarını ele alarak, bir vicdan muhasebesi yapmaya davet ediyorum.
İslam’da İşçi Hakları ve 1 Mayıs Paradoksu
İslam, emeğe ve işçiye büyük bir değer atfeder. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in “İşçinin ücretini alnının teri kurumadan veriniz” hadisi şerifi , bu konudaki temel prensibi net bir şekilde ortaya koyar. Bu hadis, sadece zamanında ödeme yapmayı değil, aynı zamanda işçinin emeğinin karşılığını tam ve adil bir şekilde vermeyi de emreder. İslam ahlakında, işçi hakları, sadece ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda ahlaki ve dini bir vecibedir. İşçinin emeği kutsaldır ve bu kutsallığa riayet etmek, her Müslümanın görevidir.
Ancak 1 Mayıs’ı bir bayram olarak kutlamak, bu anlayışla çelişen bir paradoks barındırır. Eğer işçinin hakkı her gün, her an gözetilmesi gereken bir değerse, neden sadece bir gün işçi bayramı ilan edilmiştir? Bu durum, işçi haklarının yılın geri kalan 364 gününde yeterince gözetilmediği, hatta çiğnendiği gerçeğini acı bir şekilde yüzümüze vurmaktadır. Gerçek bir işçi bayramı, işçinin alın terinin her gün karşılığını bulduğu, haklarının eksiksiz teslim edildiği bir düzende mümkün olabilir.
Yenilen İşçi Hakları ve Vicdanların Sessizliği
Ne yazık ki günümüzde, işçinin alın teri kurumadan hakkını ödeme anlayışından çok uzak bir tabloyla karşı karşıyayız. Asgari ücretle geçinmeye çalışan milyonlarca işçi, ağır çalışma koşulları, düşük ücretler, güvencesizlik ve sendikasızlaşma gibi sorunlarla boğuşmaktadır. İş güvenliği önlemlerinin yetersizliği nedeniyle her yıl yüzlerce işçi hayatını kaybetmekte, binlercesi yaralanmaktadır. Bu durum, sadece ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda toplumsal bir vicdan yarasıdır. Hadis-i şerifteki o kutlu emre rağmen, işçinin hakkı çoğu zaman göz ardı edilmekte, emeği sömürülmekte ve insan onuruna yakışmayan koşullarda çalışmaya mecbur bırakılmaktadır.
Bu tablo karşısında, vicdanların sessizliği ise en az bu hak ihlalleri kadar düşündürücüdür. Toplumun her kesiminin, özellikle de dini hassasiyetleri olan kesimlerin, bu haksızlıklara karşı daha güçlü bir duruş sergilemesi beklenirken, çoğu zaman derin bir sessizliğe büründüğü görülmektedir.
Oysa İslam, zulme karşı durmayı, mazlumun yanında olmayı emreder. İşçinin hakkını savunmak, sadece sendikaların veya sivil toplum kuruluşlarının değil, her bireyin, her kurumun ahlaki sorumluluğudur.
İşverenlerin ve Merkezi Yönetimlerin Sorumluluğu
İşçi haklarının ihlalinde en büyük sorumluluk, elbette ki işverenlere aittir. Kar maksimizasyonu uğruna işçinin emeğini sömüren, haklarını gasp eden işverenler, hem dünyevi hem de uhrevi olarak büyük bir vebal altındadır. Ancak bu sorumluluk sadece işverenlerle sınırlı değildir.
Merkezi yönetimler de, uyguladıkları politikalarla, vergi yükleriyle ve denetim mekanizmalarındaki zaaflarla bu tablonun oluşmasında önemli bir rol oynamaktadır.
Vergi yükü altında ezilen, kayıt dışı istihdamla mücadelede yetersiz kalan, sendikal örgütlenmenin önündeki engelleri kaldırmayan, iş güvenliği denetimlerini layıkıyla yapmayan merkezi yönetimler, işçinin sırtındaki yükü daha da ağırlaştırmaktadır.
İşçinin alın terinden kesilen vergilerin nereye harcandığı, bu vergilerin işçinin refahına ne kadar katkı sağladığı da ayrı bir tartışma konusudur. Adil bir vergi sistemi, işçinin üzerindeki yükü hafifletmeli, devletin sosyal devlet ilkesi gereği işçiyi koruyucu ve destekleyici politikalar üretmelidir.
Bir Gün Değil, Her Gün İşçi Bayramı
Gerçek bir işçi bayramı, sadece 1 Mayıs ile sınırlı kalmamalıdır. Her gün, işçinin emeğinin karşılığını aldığı, haklarının korunduğu, insan onuruna yakışır koşullarda çalıştığı bir düzenin adı olmalıdır. Bu, sadece işçiler için değil, tüm toplum için daha adil, daha huzurlu ve daha müreffeh bir gelecek anlamına gelir. İşverenler, merkezi yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve her bir birey, bu hedefe ulaşmak için üzerine düşeni yapmalıdır.
Unutmayalım ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in
“İşçinin ücretini alnının teri kurumadan veriniz” hadisi, sadece bir tavsiye değil, aynı zamanda toplumsal adaletin ve vicdanın temelini oluşturan ilahi bir emirdir. Bu emre riayet etmek, sadece dini bir görev değil, aynı zamanda insani bir sorumluluktur. 1 Mayıs, bu sorumluluğu bir kez daha hatırlama, vicdanlarımızı muhasebeye çekme ve daha adil bir dünya için mücadele etme günüdür.