Aziz Dağtekin Yazdı
Bir belediye başkanı seçiyoruz.
Sonra ne oluyor?
Seçim tarihi yaklaşıyor; afişler asılıyor, araç konvoyları oluşturuluyor, mitingler düzenleniyor, milyonlarca lira harcanıyor. Partiler bütün teşkilatlarıyla sahaya iniyor. Adaylar birbirleriyle yarışıyor, taraftarlar karşı karşıya geliyor.
Bazen dostluklar bozuluyor.
Bazen aileler birbirine düşüyor.
Bazen aynı mahallede yıllardır yan yana yaşayan insanlar siyasi tercihleri yüzünden birbirine selam vermez hale geliyor.
Peki bütün bu kavganın sonunda ne kazanılıyor?
Bir belediye başkanlığı.
İşte burada durup çok daha temel bir soru sormamız gerekiyor:
Bir belediye başkanlığı makamı neden bu kadar büyük bir siyasi ve ekonomik güç haline geldi?
BELEDİYE BAŞKANLARI DEVLET BAŞKANI DEĞİLDİR
Belediyenin temel görevi aslında son derece açıktır.
Çöpü toplamak.
Yolu yapmak.
Kanalizasyonu yürütmek.
Suyu yönetmek.
Parkları düzenlemek.
Toplu taşımayı organize etmek.
İmar ve ruhsat işlemlerini yürütmek.
Emlak vergisini toplamak.
İlan ve reklam işlemlerini yapmak.
Vatandaşın günlük hayatını kolaylaştırmak.
Bunların hangisinin siyasi görüşü vardır?
Çöpün partisi olur mu?
Kanalizasyonun ideolojisi olur mu?
Asfaltın siyasi görüşü var mıdır?
Bir belediye otobüsünün güzergahı partiye göre mi belirlenmelidir?
Elbetteki hayır.
Bunlar kamu hizmetidir.
Kamu hizmetinin ölçüsü de parti sadakati değil; liyakat, hukuk, planlama, verimlilik ve vatandaş memnuniyetidir.
Fakat Türkiye’de belediyeler zaman zaman bu asli görevlerinin çok ötesinde bir siyasi ve ekonomik güç merkezi haline gelebiliyor.
Asıl tehlike de burada başlıyor.
BELEDİYE HİZMET MAKAMI MI, SİYASİ ARPALIK MI?
Bir belediyenin bütçesi küçümsenecek bir bütçe değildir.
Personel giderleri vardır.
İhaleleri vardır.
Taşınmazları vardır.
İmar kararları vardır.
Ruhsat süreçleri vardır.
Arazi ve arsa değerlerini etkileyen kararları vardır.
Reklam ve ilan gelirleri vardır.
Şirketleri vardır.
Sosyal yardım bütçeleri vardır.
Ulaşım harcamaları vardır.
Altyapı yatırımları vardır.
Ve bütün bunların arkasında milletin ödediği vergiler vardır.
Dolayısıyla belediye başkanlığı, yalnızca bir tabela önünde fotoğraf çektirilecek makam değildir.
Kamu kaynaklarını yönetme makamıdır.
İşte bu nedenle belediyenin siyasi bir güç merkezi haline gelmesi, beraberinde ciddi riskler doğurur.
İhale tartışmaları…
İmar tartışmaları…
Ruhsat tartışmaları…
Adam kayırma iddiaları…
Partizan kadrolaşma…
Belediye şirketleri üzerinden yapılan harcamalar…
Kamu kaynaklarının siyasi organizasyonlarda kullanıldığı iddiaları…
Bunların tamamı belediyenin asli görevi olan hizmet anlayışını gölgelemektedir.
Burada bütün belediye başkanlarını aynı kefeye koymak elbette doğru değildir.
Dürüst çalışan, belediyesinin her kuruşunu koruyan, vatandaşın hakkını kendi siyasi çıkarının üzerinde tutan çok sayıda belediye başkanı vardır.
Ancak iyi insanların varlığı, kötüye kullanılabilecek bir sistemin sorgulanmasına engel değildir.
BELEDİYE BAŞKANLIĞI NEDEN BU KADAR RANT ÜRETİYOR
Bir insan belediye başkanı olmak için neden milyonlarca lira harcamayı göze alır?
Neden seçim kazanmak için büyük ekonomik kaynaklar kullanılır?
Neden adaylık yarışları bazen genel seçimlerden bile daha sert hale gelir?
Çünkü belediye başkanlığı yalnızca hizmet makamı olmaktan çıkarılıp siyasi nüfuz, ekonomik kaynak ve kadro dağıtma gücüyle birlikte düşünüldüğünde, makamın değeri olağanüstü şekilde büyümektedir.
Oysa demokratik sistemin amacı, kamu makamını ekonomik rant kapısına dönüştürmek değildir.
Tam tersine, kamu makamı ranttan uzaklaştırılmalıdır.
Bir belediye başkanı seçime girmek için harcadığı parayı nasıl geri kazanacağını düşünmek zorunda kalıyorsa, burada çok ciddi bir sistem problemi var demektir.
Çünkü kamu yönetiminde en tehlikeli düşünce şudur: Bu kadar harcadım, karşılığını almalıyım.
Kamu makamı yatırım değildir.
Belediye bütçesi siyasi yatırımın geri dönüş adresi değildir.
Milletin parası seçim kampanyasının finansmanını karşılamak için kullanılmamalıdır.
PEKİ MERKEZİ YÖNETİM NEDEN DEVREYE GİRMESİN?
Tam da burada Türkiye’nin cesurca tartışması gereken bir reform gündeme geliyor: Belediye başkanlığı sistemini yeniden tasarlamak.
Belediyelerin siyasi rekabetten mümkün olduğunca uzaklaştırılması, temel hizmetlerin liyakat esasına göre yürütülmesi ve kamu kaynaklarının siyasi amaçlarla kullanılmasının önüne geçilmesi artık ciddi biçimde tartışılmalıdır.
Bugün devletin valisi merkezi yönetim tarafından görevlendiriliyor.
Kaymakam görevlendiriliyor.
Emniyet müdürü görevlendiriliyor.
Milli eğitim müdürü görevlendiriliyor.
Sağlık müdürü görevlendiriliyor.
Tarım ve diğer kamu kurumlarının yöneticileri merkezi idare tarafından atanıyor.
Bu yöneticilerin görevi herhangi bir siyasi partinin seçim kampanyasını yürütmek değildir.
Görevleri devleti ve vatandaşı temsil etmektir.
O halde neden belediyelerde de hizmetin siyasi partilerden bağımsız yürütülmesini sağlayacak daha güçlü bir model düşünmeyelim?
Burada amaç seçilmiş iradeyi yok saymak değil; kamu hizmetini siyasi parti çıkarlarının üzerine çıkarmaktır.
Merkezi hükümetin görevlendireceği profesyonel ve liyakat esaslı bir belediye yönetim modeli, doğru hukuki ve demokratik güvencelerle kurulursa belediyeleri siyasi arpalık olmaktan çıkarıp hizmet kurumuna dönüştürmenin araçlarından biri olabilir.
BELEDİYE BAŞKANI İÇİN DE LİYAKAT ŞART OLMALI
Bir başka mesele daha var.
Devletin en küçük biriminde dahi birçok kamu görevine eğitim, mesleki yeterlilik, güvenlik ve liyakat şartları aranırken, milyarlarca liralık bütçeleri yöneten belediye başkanları için neden daha güçlü yeterlilik kriterlerini tartışmayalım?
Belediye başkanlığına aday olacak kişide en az dört yıllık üniversite mezuniyeti aranması neden gündeme gelmesin?
Kamu kaynaklarını yönetecek kişinin ciddi bir eğitim altyapısına sahip olması neden zorunlu olmasın?
Daha da önemlisi, kamu güvenliği ve kamu kaynaklarının korunması açısından hukuka uygun kapsamlı bir güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması neden tartışılmasın?
Elbette bu tür uygulamalar yapılacaksa kişisel haklar, özel hayat, masumiyet karinesi ve yargısal denetim mutlaka korunmalıdır.
Ama devletin milyonlarca, hatta milyarlarca liralık kaynağını yönetecek bir makam için liyakat ve kamu güvenilirliği konusunda hiçbir ciddi kriter bulunmaması da tartışılmalıdır.
Belediye başkanlığı sıradan bir görev değildir.
Bir belediye başkanı personel çalıştırır.
Bütçe yönetir.
İhale süreçlerinin içinde bulunur.
Milyonlarca insanın hayatını etkileyen imar ve ulaşım kararları alabilir.
Belediye şirketlerini yönetir.
Taşınmazlar üzerinde tasarrufta bulunur.
Dolayısıyla bu makama talip olan kişide eğitim, liyakat, dürüstlük, kamu yönetimi anlayışı ve güvenilirlik aranması toplumun hakkıdır.
SİYASET KAZANMASIN, HİZMET KAZANSIN
Burada amaç siyaseti tamamen ortadan kaldırmak değildir.
Demokrasi elbette yaşayacaktır.
Siyasi partiler elbette yarışacaktır.
Vatandaş elbette tercih yapacaktır.
Ancak siyasi rekabetin sınırı kamu hizmetidir.
Bir partinin belediyeyi kazanması, belediye bütçesinin parti bütçesi haline gelmesi anlamına gelmemelidir.
Belediye başkanı bir partiden seçilebilir.
Ama belediyenin kapısından içeri giren vatandaşın hangi partiye oy verdiği sorulmamalıdır.
İşe alınırken siyasi kimlik aranmamalıdır.
İhale yapılırken parti ilişkisi belirleyici olmamalıdır.
Ruhsat verilirken siyasi yakınlık ölçü olmamalıdır.
İmar kararı alınırken vatandaşın siyasi görüşü dikkate alınmamalıdır.
Çünkü devletin parası, bütün vatandaşların parasıdır.
MERKEZİ YÖNETİM ÜZERİNE DÜŞENİ YAPMALI
Burada merkezi hükümete de büyük bir sorumluluk düşüyor.
Eğer belediyeler siyasi arpalık olmaktan çıkarılacaksa, merkezi yönetimin de kendi kurumlarını siyasi kadrolaşma alanına dönüştürmemesi gerekir.
Valilikte de liyakat.
Kaymakamlıkta da liyakat.
Emniyette de liyakat.
Milli eğitimde de liyakat.
Sağlıkta da liyakat.
Belediyede de liyakat.
Kamu yönetiminin tamamında aynı ölçü uygulanmalıdır.
Çünkü mesele sadece belediyeler değildir.
Mesele devlet yönetiminin tamamında parti devleti anlayışının yerine liyakat devleti anlayışının yerleştirilmesidir.
SİYASETİN FİNANSMANI YENİDEN DÜŞÜNÜLMELİ
Bir başka büyük sorun ise siyasi partilerin finansmanıdır.
Seçim dönemlerinde ortaya çıkan devasa harcamalar, siyasi rekabeti zaman zaman ekonomik gücü olanların avantajına çevirebiliyor.
Partiler seçim kazanmak için kaynak arıyor.
Adaylar kampanya yapmak için kaynak arıyor.
Teşkilatlar faaliyetlerini sürdürebilmek için kaynak arıyor.
Bu kaynak arayışının kamu makamlarıyla birleştiği noktada ise sistem ciddi bir riskle karşı karşıya kalıyor.
İşte Türkiye’nin burada çok net bir çizgi çekmesi gerekiyor:
Belediye bütçesi siyasi partilerin finansman kaynağı değildir.
Kamu ihaleleri siyasi finansman aracı değildir.
Belediye şirketleri parti kasası değildir.
Kamu personeli seçim kampanyasının elemanı değildir.
Milletin vergisi hiçbir siyasi yapının arpalığı değildir.
Bu çizgi ne kadar net olursa devletin sırtındaki kambur da o kadar azalır.
BELEDİYE BAŞKANLIĞI SİSTEMİNİ BAŞTAN DÜŞÜNMELİYİZ
Bugün tartışmamız gereken mesele sadece “Hangi parti belediyeyi kazandı?” değildir.
Daha büyük bir soru var:
Belediyeyi kim yönetirse yönetsin, sistem nasıl temiz, şeffaf, liyakatli ve denetlenebilir hale getirilebilir?
Belki de belediye başkanlığı makamının bugünkü siyasi ağırlığını yeniden değerlendirmeliyiz.
Belki belediyelerde profesyonel yönetim modelini güçlendirmeliyiz.
Belki başkanlık makamına getirilecek kişiler için eğitim ve kamu güvenilirliği kriterlerini yükseltmeliyiz.
Belki belediye bütçelerini bağımsız ve etkin denetime daha fazla açmalıyız.
Belki ihaleleri, imar kararlarını ve belediye şirketlerini çok daha sıkı denetlemeliyiz.
Ve belki en önemlisi, belediyeleri siyasi arpalık olmaktan çıkarıp gerçek anlamda hizmet kurumlarına dönüştürmeliyiz.
Çünkü vatandaş belediyeden ideoloji istemiyor.
Çöpünün zamanında alınmasını istiyor.
Suyunun akmasını istiyor.
Yolunun yapılmasını istiyor.
Kanalizasyonunun çalışmasını istiyor.
Çocuğunun parkta güvenle oynamasını istiyor.
Otobüsünün zamanında gelmesini istiyor.
İmar işleminin adil yapılmasını istiyor.
Devletin parasının doğru yere harcanmasını istiyor.
Vatandaşın istediği budur.
Türkiye artık şu soruyu daha yüksek sesle sormalıdır:
Belediye başkanlığı neden bir hizmet makamından çok, büyük bir siyasi ve ekonomik güç makamı haline geldi?
Eğer bir makam, siyasi partiler arasında bu kadar büyük kavgalara, milyonlarca liralık seçim harcamalarına ve yoğun ekonomik mücadelelere sahne oluyorsa, yalnızca makamı isteyen insanları değil, o makamı bu kadar güçlü hale getiren sistemi de sorgulamak gerekir.
Çözüm bellidir:
Daha fazla liyakat.
Daha fazla şeffaflık.
Daha güçlü denetim.
Daha nitelikli yöneticiler.
Kamu güvenilirliği.
Dört yıllık üniversite eğitimi gibi objektif yeterlilikler.
Siyasi parti ile kamu bütçesi arasına kesin sınırlar.
Ve belediyeyi siyasi arpalık olmaktan çıkarıp hizmet makamına dönüştüren bir yönetim anlayışı.
Çünkü belediye başkanı hangi partiden olursa olsun, belediyenin parası onun partisinin parası değildir.
Belediye başkanı siyasi kimlik taşıyabilir.
Ama yönettiği bütçe siyasi değildir.
O bütçede emeklinin vergisi vardır.
İşçinin alın teri vardır.
Esnafın kazancı vardır.
Çiftçinin emeği vardır.
Gencin geleceği vardır.
Ve bütün bunlar bir emanettir.
Emanet ise partiye değil, millete aittir.
Türkiye’nin ihtiyacı daha büyük siyasi kavgalar değil; daha küçük siyasi hesaplar ve daha büyük kamu hizmetidir.
Çöpün partisi yoktur.
Suyun partisi yoktur.
Yolun partisi yoktur.
Kanalizasyonun partisi yoktur.
Parkın partisi yoktur.
Hizmetin partisi olmaz.
Hizmetin yalnızca kalitesi olur.
Ve devletin sırtındaki en büyük kambur, kamu kaynaklarının siyasi hesapların gölgesinde kalmasıysa, o kamburu kaldırmanın yolu da bellidir:
Kamu makamlarını siyasetin arpalığı olmaktan çıkarıp liyakatin, denetimin ve millet hizmetinin makamı haline getirmek.
Ekointernet Haber Ulusal Haber Portalı