Aziz Dağtekin | Cuma Sohbeti
Domuz etinden uzak dururuz, çünkü haram olduğunu biliriz. Peki ya kul hakkından ne kadar uzak dururuz?
Faize, alkole, harama karşı yüksek sesle konuşuruz. Peki ya dedikoduya, yalana, torpile, haksız kazanca gelince neden sesimiz kısılır?
Cuma günü caminin yolunu tutar, saf saf dizilir, ellerimizi semaya açarız. Peki, o camiden çıktıktan sonra da aynı hassasiyetle kul hakkından kaçınır mıyız?
İşte insanın kendisine sorması gereken asıl soru budur: Ne kadar Müslümanız?
Bu soru başkasını yargılamak için değil, önce kendi nefsimizi hesaba çekmek içindir.
Çünkü mesele yalnızca ne yediğimiz, nasıl giyindiğimiz, hangi sözleri söylediğimiz değildir. Mesele, inandığımız değerlerin hayatımıza ne kadar yansıdığıdır.
Haramdan kaçarken kul hakkına nasıl bu kadar yaklaşabiliyoruz?
Domuz eti haramdır, biliriz; soframıza koymayız. Ama bir insanın hakkını eksiltirken, bir işçinin alın terini geciktirirken, bir müşteriyi yanıltırken aynı hassasiyeti gösterebiliyor muyuz?
Tartıda eksik tartıp teraziyi doğru gösteremeyiz. Malın kusurunu saklayıp dürüst esnaf olduğumuzu söyleyemeyiz. Bir başkasının hakkını yiyip kazancımıza bereket bekleyemeyiz.
Sonra da ellerimizi açıp, “Allah’ım, rızkımı bereketlendir” diye dua ederiz.
Peki, bereketini istediğimiz kazancın içinde başkasının gözyaşı varsa ne olacak?
Haramdan kaçmak yalnızca sofrada değil, ticarette de belli olur. Dindarlık yalnızca dilde değil, insanın elinin başkasının hakkına uzanmadığı yerde belli olur.
Cuma günü saf tutmak kolay, adaleti hayatın her alanında korumak zor!
Caminin en ön safında durmak güzeldir. Ama o saftan kalkıp adaletsizliğin yanında duruyorsak, neyi eksik bıraktığımızı düşünmemiz gerekir.
Cuma namazında omuz omuza durduğumuz insanın hakkını pazartesi günü gasp ediyorsak, kardeşimizin mirasını kendi menfaatimiz uğruna eksiltiyorsak, yetimin hakkına el uzatıyorsak, ibadetimizin ahlakımıza ne kadar dokunduğunu sorgulamalıyız.
Kur’an-ı Kerim’in ölçüsü açıktır: Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve haksızlığı yasaklar.
Demek ki Müslümanlık, yalnızca ibadet saatlerinde hatırlanan bir kimlik değildir. Hayatın her anında taşınması gereken bir sorumluluktur.
Siyasette başka, kendi hayatımızda başka ahlak!
Bir başka çelişkimiz de burada başlıyor.
Kendi desteklediğimiz siyasetçinin yanlışını görmezden gelir, karşı tarafın aynı yanlışını dünyanın sonuymuş gibi anlatırız.
Bizim taraf yapınca “strateji” deriz, karşı taraf yapınca “ihanet”…
Bizim yakınımız torpille işe girince susarız, başkasının yakını aynı yolla bir yere gelince adaletten söz etmeye başlarız.
Oysa adalet, yalnızca karşı tarafa uygulandığında savunulmuş olmaz. Adalet, insanın kendi tarafına da kendi çıkarına da karşı durabilmesidir.
Müslümanlık, sevdiğimiz insanın yanlışını örtmek; sevmediğimiz insanın kusurunu büyütmek değildir. Hakikat, kimin söylediğine göre değişmez.
Bir haksızlığı yapan bizim mahallemizden diye susuyorsak, bir yanlışı yapan bizim partimizden diye savunuyorsak, ahlakımızı menfaatimizin emrine vermişiz demektir.
Üstelik bunu yaparken dilimizden “Elhamdülillah Müslümanız” sözünü eksik etmeyiz.
Elhamdülillah demek elbette güzeldir. Fakat o sözün hakkını vermek, hamd ettiğimiz Allah’ın emirlerini hayatımızda da gözetmeyi gerektirir.
İyi bir Müslüman nasıl olmalı?
İyi bir Müslüman hiç hata yapmayan insan değildir. Hatasını kabul eden, yanlışından dönen, kul hakkına girdiğinde telafi etmek için çabalayan insandır.
İyi bir Müslüman;
Doğru olmalıdır. İşine gelmediğinde bile yalan söylememeli, verdiği sözün arkasında durmalıdır.
Adil olmalıdır. Kendi aleyhine bile olsa hakkı teslim etmeli, yakınına başka, yabancıya başka ölçü uygulamamalıdır.
Emanete sahip çıkmalıdır. Yetimin malını, kamu malını, işçinin alın terini ve kendisine duyulan güveni korumalıdır.
Diliyle incitmemelidir. Gıybetten, iftiradan, insanları küçük düşürmekten uzak durmalıdır.
Ticaretinde dürüst olmalıdır. Hileyi uyanıklık, başkasını kandırmayı başarı saymamalıdır.
Merhametli olmalıdır. Gücü yettiğinde ezmek yerine korumalı, elinden geldiğince ihtiyaç sahibine yardım etmelidir.
Kendisini de sorgulamalıdır. Başkasının kusurunu saymadan önce kendi hatasını görebilmelidir.
Peygamber Efendimiz, Müslümanı insanların elinden ve dilinden güvende olduğu kişi olarak tarif eder. Bu ölçü bize çok şey anlatır.
Düşünün!…
İnsanlar bizim yanımızda kendilerini güvende hissediyor mu? Alacağımızı vermekten, verdiğimiz sözü tutmamızdan, sırlarını korumamızdan eminler mi? Bizimle iş yapan, bize emanet bırakan, hakkını bize teslim eden biri huzur duyuyor mu?
Eğer insanlar bizden zarar görmekten korkuyorsa, yalnızca dış görünüşümüzle dindarlığımızı ispatlamamız yetmez.
Çünkü güzel ahlak, Müslümanın en güçlü şahitliğidir.
Mesele başkasının günahını saymak değil, kendi hesabımızı vermektir!
Vergiden kaçırdığını uyanıklık sayan, kiraya ilişkin yükümlülüklerini saklayan, trafikte başkasının hakkını hiçe sayan, evladına dürüstlüğü öğütleyip onu kendi yalanına ortak eden insan; önce kendi vicdanının karşısına oturmalıdır.
Kendi ayıbımızı örterken başkasının kusurunu büyütmek ne kolay!
Başkalarının günahlarını sayarken kendi günahlarımızı unutmak ne rahat!
Bir insanın kıyafetine bakıp imanını ölçmek kolaydır. Ama onun hakkını yiyip yemediğimizi, kalp kırıp kırmadığımızı, güçsüzün yanında durup durmadığımızı sorgulamak daha zordur.
Üstelik kimsenin imanını tartmak bize düşmez. Kimin Allah katında ne durumda olduğunu bilemeyiz. Ancak kendi davranışlarımızı sorgulayabilir, ahlakımızı düzeltebilir, yanlışlarımızdan dönebiliriz.
İşte gerçek muhasebe budur.
Bu cuma, önce kendimize bakalım!
Aziz okuyucularım…
Bu cuma gelin, başkasının defterini karıştırmadan önce kendi defterimize bakalım.
Kırdığımız bir gönül varsa onaralım. Ödemediğimiz bir hak varsa ödeyelim. Haksızlık ettiğimiz bir insan varsa helallik isteyelim. Yanlış bir kazanç elde ettiysek onu düzeltmenin yolunu arayalım. Dilimizle incittiğimiz, iftiramızla yaraladığımız, menfaatimiz uğruna yalnız bıraktığımız insanları hatırlayalım.
Çünkü tövbe yalnızca pişmanlık sözünden ibaret değildir; yanlışta ısrar etmemeyi ve mümkün olduğunda verilen zararı telafi etmeyi de gerektirir.
Allah’a karşı işlenen günah için samimi tövbe etmek ne kadar önemliyse, kul hakkı söz konusu olduğunda hakkı sahibine iade etmek de o kadar önemlidir.
Unutmayalım: Bir insanın başkasına yaptığı haksızlığı, yalnızca güzel sözlerle örtmesi mümkün değildir.
Mesele daha çok konuşmak değil, daha doğru yaşamaktır.
Daha fazla insanı eleştirmek değil, daha az haksızlık yapmaktır.
Daha gösterişli görünmek değil, daha samimi olmaktır.
Ve belki de en önemlisi, Müslüman olduğumuzu söylemekten önce, Müslümanca yaşamak için gayret etmektir.
Elhamdülillah Müslümanız… Peki, insanlar bizim Müslümanlığımızdan güven, adalet, merhamet ve dürüstlük görüyor mu?
Bu cuma kendimize soracağımız soru budur.
Rabbim bizleri sözüyle özü bir olanlardan, kul hakkından sakınanlardan, adaletten ayrılmayanlardan ve güzel ahlakıyla örnek olanlardan eylesin.
Hayırlı cumalar.
Ekointernet Haber Ulusal Haber Portalı