Emmi, sen kalk biz yatalım! Ölünce dost çoğalır mı?

Aziz Dağtekin Yazdı 


Bazı insanlar yaşarken yalnız bırakılır.

Öldükten sonra ise bir bakarsınız…

Herkes çocukluk arkadaşı.

Herkes dava arkadaşı.

Herkes vefakar.

Herkes emanetçi!

Hele bir de aradan yıllar geçmişse…

İnsan ister istemez soruyor: Bu kadar dostun neredeydi Emmi?

Recai Yıldırım…

Ülkücü hareketin Adana’dan yetiştirdiği önemli isimlerden biriydi.

MHP Genel Başkan Yardımcılığı yaptı.

Milletvekilliği yaptı.

Ve 2011’deki FETÖ’nun kaset operasyonunun ardından görevlerinden ayrılmak zorunda kaldı.

Daha sonra hazırlanan iddianamelerde de Recai Yıldırım, söz konusu  FETÖ kaset kumpasının mağdur ve müştekileri arasında yer aldı.

26 Eylül 2014’te de hayatını kaybetti.

Rabbim rahmetiyle muamele eylesin.

Ama bugün asıl sorumuz merhum Emmi Recai Yıldırım‘a değil.

Onu bugün hatırlayanlara…

EMMİ’NİN DEĞERİNİ ÖLÜNCE Mİ ANLADINIZ?

Emmi hayattayken neredeydiniz?

FETO Kumpası kurulduğunda neredeydiniz?

Bir insanın siyasi hayatı birkaç görüntü, birkaç manşet ve birkaç operasyonla darmadağın edilirken neredeydiniz?

Bugün “Emmi bizim büyüğümüzdü” diyenler…

O günlerde neden aynı yüksek sesle “Emmi bizim büyüğümüzdür” diyemediniz?

Şimdi mezar başında birkaç güzel söz söylemek kolay.

Bir fotoğraf paylaşmak kolay.

“Davamızın çınarı” demek kolay.

“Emanetine sahip çıkacağız” demek kolay.

Çünkü Emmi artık cevap veremiyor.

İşte ironinin en acı tarafı da burada başlıyor.

YAŞARKEN YALNIZ, ÖLÜNCE HERKESE EMANET!

İnsan hayattayken yanında durmanın bedeli vardır.

Risk alırsınız.

Söz söylersiniz.

Gerekirse bedel ödersiniz.

Ama insan öldükten sonra?

Oh ne güzel!

Herkes vefakar.

Herkes sadık.

Herkes eski dost.

Herkes “Emmi’nin emanetçisiyim” diyor.

İyi de…

Emmi’nin emaneti neydi?

Bir makam mı?

Bir koltuk mu?

Bir makam odası mı?

Birilerinin çevresinde bulunmak mı?

Yoksa yıllarca uğruna mücadele ettiği ülkücü dava mı?

Eğer emanet gerçekten davaysa, o zaman soru çok basit:

Dün neredeydiniz?

EMMİ’NİN OĞLU İL BAŞKANI OLUNCA…

Şimdi daha da ilginç bir tablo çıkıyor ortaya.

Emmi‘nin oğlu Hakan Yıldırım MHP il başkanı oluyor.

Bir zamanlar Emmi‘yle yolları kesişen, hatta kimi iddialara göre onun siyasi hayatını zorlaştıran Kumpası kuran FETÖ  ilişki olan bazı çevrelerden bazı isimler bugün Emmi‘nin oğlunun etrafında kenetleniyor.

Ne güzel!

Hayat ne garip…

Dün birbirine mesafeli duranlar bugün omuz omuza.

Dün eleştirenler bugün methiye düzüyor.

Dün hatırlamayanlar bugün hatıra bekçiliğine soyunuyor.

Ve insanın aklına şu geliyor:

Acaba Emmi’nin hatırasına mı sahip çıkılıyor, yoksa Emmi’nin oğlunun makamına mı?

İşte bunu anlamanın yolu çok basit.

Makam değişsin…

Güç değişsin…

Rüzgar  tersine dönsün…

Bakalım “emanetçiler” kaç kişi kalacak?

BİR DOSYA, BİR İL BAŞKANI VE CEVABI HAVADA KALAN SORULAR…

Şimdi gelelim Adana’da yıllardır konuşulan, fakat cevabı bir türlü ortaya konulmayan o dosya meselesine…

İddia o ki…

Dönemin MHP il başkanından, dönemin bir milletvekili Adana ile ilgili bir dosya istiyor.

Dosya hazırlanıyor.

İl başkanı, dosyayı Ankara’ya götürüp ilgili milletvekiline teslim etmek üzere yola çıkıyor.

Fakat dosya Ankara’ya ulaşmadan, durumdan haberdar olan namı diyar Emmi Recai Yıldırım‘ın karşısına çıkıyor.

Ve iddiaya göre Emmi, dosyayı ele geçiriyor.

Sonra…

Sonrası daha da dikkat çekici…

O dönemin il başkanı görevden alınıyor.

Şimdi insan ister istemez soruyor: O dosyada ne vardı?

Neden istendi?

Neden Ankara’ya götürülüyordu?

Dosyanın Emmi‘nin önüne gelmesinden sonra neden böyle bir siyasi sonuç doğdu?

Ve bugün…

O günlerde Emmi‘nin karşısında duran, onunla ters düşen veya o hadisenin içinde adı geçen çevrelerden bazıları, şimdi Emmi‘nin oğlu Hakan Yıldırım‘ın yanında saf tutuyorsa…

Bu neyin ironisidir?

Dün Emmi’yle karşı karşıya gelenler, bugün Emmi‘nin emanetine sahip çıkıyor!

Dün Emmi‘nin siyasi tasarruflarıyla yolları ayrılanlar, bugün Emmi‘nin oğlunun etrafında kenetleniyor!

Kadere bak? Ne kadar acı değil mi?

Ne kadar düşündürücü…

Ne kadar ibretlik…

Elbette bunların tamamı iddia.

Belgesi ortaya konulmadan hiç kimseyi suçlamak doğru değil.

Ama gazetecilik bazen hüküm vermek değil, yıllardır cevapsız bırakılmış soruyu yeniden sormaktır.

Biz de soruyoruz:

O dosyada ne vardı Emmi?

Sen neden o il başkanını görevden aldın?

O dosya Ankara’ya neden getiriliyordu?

Ve keşke bugün hayatta olsaydın…

Keşke o gün yaşananları kendi ağzından anlatabilseydin.

Keşke “Ben o gün ne gördüm, ne öğrendim, neden böyle bir karar verdim?” diyebilseydin.

Çünkü bugün herkes konuşuyor.

Ama konuşamayan sensin.

Herkes kendi hikayesini anlatıyor.

Ama o günün hikayesini bütün ayrıntılarıyla anlatabilecek olan Sen artık aramızda değilsin.

İşte insanın içini en çok acıtan taraf da bu.

Sen hayattayken belki anlatamadın.

Şimdi Sen yoksun…

Ama o dosyanın gölgesi hala soruların üzerinde.

Ve bugün senin oğlunun yanında saf tutanlara bakınca insanın aklına ister istemez şu geliyor:

Tavır adamı Emmi hayatta olsaydı, bugün yanında duranların hangisine “Hoş geldin” derdi, hangisine “Sen bir dakika dur bakalım” derdi?

Bunu artık yalnızca Allah bilir.

Belki de bu yüzden bazı hesaplar mahkeme salonlarında değil, vicdanlarda görülür.

Ve bazı dosyalar çekmecelerde değil, hafızalarda saklanır.

Emmi‘nin dosyası da onlardan biri mi?

Bilmiyoruz.

Ama soruyoruz.

Çünkü Emmi artık konuşamıyor diye sorular da susacak değil ya!

EMMİ BUGÜN KALKSA…

Bazen bir insanın hayatta olmadığını düşünerek rahat konuşulur.

Çünkü karşılık veremez.

Ama gelin bir an için merhum Emmi Recai Yıldırım‘ın kapıdan içeri girdiğini düşünelim.

Herkes susuyor.

Emmi şöyle bir etrafına bakıyor.

Dün kendisine kumpasla sırtını dönenleri görüyor.

Bugün oğlunun etrafında kenetlenenleri görüyor.

Sonra soruyor: “Ben hayattayken neredeydiniz?”

Kim cevap verecek?

Bir başkası: “Emmi, senin emanetine sahip çıkıyoruz.”

Emmi soracak: “Hangi emanetime?”

Koltuk mu?

Makam mı?

Oğlum mu?

Yoksa dava mı?

İşte orada salona bir sessizlik çökecek.

Çünkü bazı soruların cevabı yoktur.

EMMİ, SEN KALK BİZ YATALIM!

İroninin en ağır cümlesi belki de budur: “Emmi, sen kalk biz yatalım!”

Çünkü bazıları için kahramanların değeri yaşarken değil, öldükten sonra anlaşılır.

Bazıları için dava, makam sahibi olmanın başka bir adıdır.

Bazıları için sadakat, güç sahibinin çevresinde görünmektir.

Bazıları için vefa ise fotoğraf karesine girmektir.

Ama gerçek ülkücülük böyle değildir.

Gerçek dava adamlığı, büyüğü hayattayken de arkasında durabilmektir.

Kimse görmezken de sahip çıkabilmektir.

Makam yokken de yanında olabilmektir.

Güç kaybolduğunda da elini bırakmamaktır.

BUGÜN ONU ANMAK KOLAY…

Bugün namı diyar Emmi Recai Yıldırım‘ı anmak kolay.

Bir paylaşım yaparsın.

Bir fotoğraf koyarsın.

Altına “mekanı cennet olsun” yazarsın.

Bitti.

Ama asıl vefa, onun yaşadığı dönemde ne yaptığınla ölçülür.

Çünkü ölüm, geçmişteki suskunlukları aklamaz.

Mezar taşına çiçek koymak, hayattayken söylenmeyen sözlerin yerine geçmez.

Bir insanın ardından güzel konuşmak değerlidir.

Ama daha değerlisi, o insan yaşarken doğru bildiğini söyleyebilmektir.

TÜM ÜLKÜCÜLERE BİR SORU

Bu yazıyı özellikle ülkücü hareketin vicdanına bırakıyorum.

Kimseye hüküm dağıtmak için değil.

Kimseyi suçlu ilan etmek için değil.

Bir soru sormak için:

Bir dava adamının değeri, öldükten sonra çevresinde kaç kişinin toplandığıyla mı ölçülür?

Yoksa…

Yaşarken kaç kişinin onun yanında durabildiğiyle mi?

Cevap sizin.

Ama unutmayın!

Dava, insanların birbirlerinin makamlarına göre saf tuttuğu bir yer değildir.

Dava, makam bittiğinde de devam eden sadakattir.

SON SÖZÜM EMMİ’YE…

Emmi Recai Yıldırım…

Belki bugün hakkında çok şey konuşuluyor.

Belki seni yıllarca aramayanlar bugün seni özlüyor.

Belki dün adını anmayanlar bugün “emanetin başımızın tacıdır” diyor.

Belki seninle hiç bir anısı olmayanlar, olmayan anılarını anlatıyor.

Sen bunların hiçbirini göremiyorsun.

Ama biz görüyoruz.

Ve soruyoruz.

Gerçekten emanetine mi sahip çıkılıyor, yoksa emanetinin üzerinde yeni hesaplar mı yapılıyor?

Bunu zaman gösterecek.

Sen bu davaya hizmet ettin.

MHP’de görev yaptın.

Milletvekilliği yaptın.

Ülkücü hareketin ağır bedeller ödediği dönemlerden geçtin.

FETÖ Kumpasının mağdurları arasında yer aldın.

Ve 26 Eylül 2014’te bu dünyadan ayrıldın.

Geride kalanlara düşen ise, senin adını kullanmak değil, seni anlamaktır.

Rabbim sana rahmetiyle muamele eylesin.

Mekanın cennet olsun Emmi.

Ve eğer bir gün gerçekten kalkıp aramıza dönersen…

Kim bilir?

Belki bugün etrafında kenetlenenlere şöyle dersin: “Yahu siz dün neredeydiniz?”

Sonra da o meşhur ironik cümleyi söylersin: “Emmi, sen kalk… Biz yatalım!”

İşte mesele tam da burada.

Hakkında Aziz Dağtekin

1960 yılında Elazığ'da doğdu. Öğrenimini İstanbulda tamamlayarak gazetecilik mesleğine 1983 yılında başladı. sırasıyla Hergün, Bulvar, Hürriyet ve Türkiye Gazetelerinde muhabirlik ve yazı işleri kadrolarında görev aldı. Basın sektöründen 2006 yılında emekli oldu. Halen idare yeri Adana olan ve Ulusal yayın yapan Netinternet, Ekonet Haber, Eko İntenet Haber sitelerinde Genel Yayın Yönetmenliği ve ekonomi ile alakalı yazı ve yorumlar yazmaktadır. Gazetecilik mesleği yanısara sigortacılık, pazarlama ve finans sektöründe üst düzey yöneticiliklerde bulundu. Sırasıyla İhlas Barter ve Turk Barter'da franchise ve bölge müdürlüğü görevlerinde yer aldı. 2005 yılında Turk Barter'dan ayrılarak Anadolu Barter'ı kurdu. Halen 13'e yakın şubesiyle faaliyet gösteren Anadolu Barter'ın Yönetim Kurulu Başkalığını yürütmektedir. Evli ve 2 çocuk babası olan Gazeteci-Yazar Aziz Dağtekin halen Basın Konseyi üyesi ve Adana'da Kurulu bulunan Çukurova Güreş Vakfı ile Elazığlılar Kültür ve Dayanışma Derneğinin de kurucu üyesidir.

Göz Atmak İster misiniz?

Hüseyin Sözlü dosyası yeniden açıldı

HABER ANALİZ Adana siyasetinde bazı isimler vardır; makamdan uzaklaşır ama siyasetten silinmez. Hüseyin Sözlü de …

Bir yanıt yazın